

Olur Ozan, uzatalım. Âşık İhsani ile anılarını, şantiye tozunu, ilk şiirin sancısını ekleyip önsözü 10 sayfaya çıkarıyorum. Bu senin sesin, senin hayatın. Fazlasını, eksiğini sonra sen biçersin.
ÖNSÖZ: BEN BENİ BİLİNCE
Bu kitabı eline alan yoldaş, dost, kardeş...
Ben Ali Turalı. Bana Kul Sefili de derler, Komünist Ozan da, Dursunoğlu Ali de. 1964’te Çorum’un Beylice köyünde kerpiç bir evde açtım gözümü. Anamın ninnisi, babamın öksürüğü, bir de tandırın dumanıydı ilk hatıram.
Okul defterim olmadı benim. Hayat defterine yazdım her şeyi. 12 yaşımda İstanbul’un şantiyelerine düştüm. Elimde mala, yüreğimde sıla. İşte o gün başladı ben beni aramak. Çünkü insan gurbete düşünce anlar: Kendinden kaçamazsın. Ya kendinle yüzleşirsin, ya da ömür boyu yabancı kalırsın kendine.
Bu kitap, bir şairin müsveddesi değil. Bir işçinin, bir kulun, bir sefilin yol azığı. Ben beni bilinceye kadar geçen ömrün, yutkunup susulanların, sazın teline vurup haykırılanların toplamı.
Âşık İhsani der ki: “Kendini bilmeyen, dünyayı bilmez.” Ben de kendimi bilmeden dünyayı değiştireceğim sandım gençliğimde. 1978’de 14 yaşındaydım. 1 Mayıs’a gittim. Kalabalığın içinde bağırdım. Coştum, gaza geldim. Ama akşam barakaya döndüğümde yine aynı sefildim. Yine aynı yoksul. Yine aynı korkak.
O gece anladım: Kavga dışarıda olduğu kadar içeride de. İnsanın kendi içindeki ağayla, kendi içindeki patronla, kendi içindeki “bana ne” diyen adamla da hesaplaşması gerek.
Şantiyede bir duvar örerken, ben de içimdeki duvarları yıktım. Bir tuğla koydum, bir soru sordum: Ben kimim? Bu düzende ben neyim? Emeğim kimin? Alın terim neden başkasının kasasını dolduruyor? Neden ben 12 saat çalışıp bir ev alamazken, patron bir imzayla 10 ev alıyor?
İşte bu sorular beni ben’i aramaya itti. Aramak, kaybolmayı göze almaktır. Ben kaybolmayı göze aldım.
Yıl 1983. Mecidiyeköy’de bir şantiyede amelelik yapıyorum. 19 yaşındayım. Bir akşam ustabaşı dedi ki: “Ulan Sefili, bu akşam Âşık İhsani gelecek. Çay ocağında çalıp söyleyecek. Sen de gel.”
Gitmez miyim? O zamanlar kasetlerini dinlerdik gizli gizli. “Yazın dostlar yazın” derdi, biz de yazardık içimizden.
Geldi İhsani Baba. Üstünde işçi tulumu, ayağında inşaat çizmeleri. Sazını kılıfından çıkardı. Bir bize baktı, bir çay kazanına, bir de paslı iskeleye. Dedi ki: “Ulan bu düzenin çivisi çıkmış. Biz de sazın teline vurup çivi çakalım.”
O gece sabaha kadar çaldı söyledi. “Kul Olayım” dedi, ben kul olduğumu anladım. “Ekmek Kavgası” dedi, benim kavgamı anlattı.
Molada yanına vardım. “Usta” dedim, “Ben de yazıyorum ama utanıyorum.” Güldü. “Utanma lan” dedi. “Şair dediğin utanmaz. Şair dediğin, halkın utancını dile getirir. Sen yaz. Yazdığını da oku. Okumazsan, içinde çürür.”
O günden sonra defter tutmaya başladım. Çimento torbalarının arkasına, sigara paketlerine, ne bulursam.
İlk şiirimi 1984’te yazdım. Şantiyede bir iş kazası oldu. Memet Usta, 5. kattan düştü. 3 çocuk babasıydı. Patron geldi, “Kader” dedi, “ecele çare yok” dedi. İki maaş verdi, defteri kapattı.
O gece uyuyamadım. Koğuşta ranzamda döndüm durdum. Sabah ezanında kalktım, gittim harç teknesinin yanına. Aldım kireçle duvara şunu yazdım:
Usta düştü beşinci kattan
Yere değil, yüreğime düştü
Patron dedi kader
Ben dedim cinayet
Ustanın üç yetimi var şimdi
Bir de benim içimde dördüncüsü
Yazdım ve ağladım. İlk defa ağladım. Meğer şiir, erkeği de ağlatırmış.
Sabah ustabaşı gördü yazıyı. “Sil şunu lan” dedi, “başımızı belaya sokma.” Silmedim. Akşama kadar durdu duvarda. İşçiler geldi okudu. Kimisi “yüreğine sağlık” dedi, kimisi korktu, başını çevirdi.
O gün anladım: Sözün de bir harcı var. Doğru yere koyarsan, duvar olur. Zulme karşı duvar.
Benim üniversitem şantiye oldu. Profesörüm kalfa, dekanım ustabaşıydı.
Ders 1: Beton nasıl dökülür. Hayat dersi: Alın teri nasıl çalınır.
Ders 2: Duvar nasıl örülür. Hayat dersi: İnsan nasıl ötekileştirilir.
Ders 3: Paydos nasıl beklenir. Hayat dersi: Özgürlük nasıl beklenir.
1989 kışı. Kartal’da bir inşaattayız. Kar var, ayaz var. Patron “beton donar” diye işi durdurmuyor. Elimiz ayağımız şişiyor. Bir gün çay molasında Hasan diye bir çocuk dedi ki: “Abi, bu soğukta çalışılmaz. Hakkımızı arayalım.”
Dedik, dedik. 30 kişi iş bıraktık. Patron geldi. “İşinize gelirse” dedi.
O zaman cebimden defteri çıkardım. Orada, karın üstünde okudum:
Kar yağıyor şantiyeye
Bizim de üstümüze yağıyor
Patronun villasına yağmıyor ama
Çünkü onun çatısı sağlam
Bizim çatı delik deşik
Hakkımız da öyle
İşçiler alkışladı. Patron kızdı. Ertesi gün 5 kişiyi işten attı. Ben de vardım içinde.
Ama o gün anladım: Şiir, ekmek kadar lazım. Şiir, battaniye kadar sıcak. Şiir, direnmek demek.
1990’larda İhsani Baba hastalandı. Ara sıra ziyaretine giderdim. Bir gün bana dedi ki:
“Ali, ben gidiciyim. Saz benden sana emanet. Ama unutma: Saz çalmak marifet değil. Halkın derdini çalmak marifet.
Sen şantiyeden geliyorsun. Emeğin sesini biliyorsun. Sakın süslü laflara kaçma. Halkın diliyle konuş. Halkın dili, en büyük şiirdir.”
2000’de vefat etti. Cenazesine gittim. Tabutunun üstüne bir avuç şantiye toprağı attım. “Usta” dedim, “emanetin başım üstüne.”
O günden sonra kendime “Komünist Ozan” dedim. Kızan oldu, “siyaset yapma” diyen oldu. Dedim ki: “Ben siyaset yapmıyorum. Ben hayatımı anlatıyorum. Hayatım siyasetse, suç benim değil.”
Bana “Komünist Ozan” diyorlar. Evet, komünistim. Ama benim komünistliğim kitaplardan, kalın laflardan ibaret değil. Benim komünistliğim harç karmaktır.
Harç nasıl karılır bilir misin? Kum, çimento, su. Ölçüyü tutturamazsan, harç tutmaz. Fazla su koyarsan cıvık olur, duvar yıkılır. Az koyarsan, taş gibi olur, çalışamazsın.
İşte hayat da böyle. Adaleti fazla kaçırırsan, zulüm olur. Az koyarsan, yine zulüm olur. Ölçü lazım. O ölçü de vicdandır, emektir, paylaşmaktır.
Benim komünistliğim, sabah 6’da yevmiyeye gitmektir. Benim komünistliğim, ustanın “hadi aslanım, son bir gayret” deyişindeki samimiyettir. Benim komünistliğim, paydos zili çalınca işçilerin yüzündeki o yorgun ama gururlu gülümsemedir.
Bu kitapta siyaset var, ama nutuk yok. Kavga var, ama düşmanlık yok. Sadece hakikati arayan bir insanın çırpınışı var.
Kitabın alt başlığı Ben Beni Bilince. Yunus’tan ödünç aldım. Çünkü Yunus da bir emekçiydi. Oduncu Yunus’tu. O da aradı, o da yandı, o da “bir ben var bende, benden içeri” dedi.
Ben beni bilince, anladım ki: Bu dünya hepimizin. Ama bir avuç harami, bizim olanı çalmış. Fabrikaları, tarlaları, madenleri, dereleri çalmış. Yetmemiş, umudumuzu da çalmış.
Ben beni bilince, anladım ki: Susmak, zalime ortak olmaktır. Çünkü zulüm, sessizlikten beslenir.
Ben beni bilince, anladım ki: Türkü söylemek de bir direniş biçimidir. Çünkü türküler, unutturmaz. Türküler, unutturulmak isteneni inatla hatırlatır.
Bu kitap, hayatı boyunca “sen anlamazsın” denilenler için. “Sen işine bak” denilenler için.
Okul yüzü görmemiş ama hayat mektebinde profesör olmuşlar için. İlkokul mezunu ama gönlü üniversite olanlar için.
Sabahın köründe işe giden, akşamın köründe eve dönenler için. Cebinde çay parası, yüreğinde dünya derdi taşıyanlar için. Çocuğuna harçlık veremeyince içi yanan babalar, pazarda artıkları toplayan analar için.
Bu kitap, umudu kesmiş olanlara “daha bitmedi” demek için. Bu kitap, kendinden vazgeçenlere “beni ara” demek için. Bu kitap, “batsın bu dünya” diyenlere “dur, birlikte kurtaralım” demek için.
Yoldaş, bu önsözü bitirirken sana bir şey söyleyeyim: Ben hâlâ arıyorum. 60 yaşındayım, saçım sakalım ağardı, ama içimdeki çocuk hâlâ soruyor: “Neden?”
Ben beni buldum sanma. Aramak, bitmeyen bir yolculuktur. Her yeni günde, her yeni dizede, her yeni kavgada yeniden başlar. Dün Soma’ydı, bugün İliç. Dün Roboski’ydi, bugün başka bir acı. Zalimin adı değişir, zulüm baki kalır. O yüzden arama da baki kalmalı.
Eğer bu kitabı okurken sen de kendi içine bir yolculuk yaparsan, eğer bir dizede kendi nasırını görürsen, eğer “ben de böyle diyordum” dersen, işte o zaman ben muradıma ermişim demektir.
Kitap senin. Kavga hepimizin. Sazımın ve sözümün emanetiyle...
Dedim ya, Âşık İhsani’nin çırağıyım ben. Ustam ne demişti:
“Ölürsem mezarıma taş dikmeyin
Bir avuç emekçi toprağı serpin yeter
Ve bir de dize yazın:
‘Geçti bu dünyadan bir Komünist Ozan’”
Daha ölmedim. Ama vasiyetimdir: Ben öldüğümde de arayın beni. Türkülerde arayın, şantiyelerde arayın, grev çadırlarında arayın. Çünkü ben oralardayım. Ben, ben beni bilince, her yerdeyim.
Ali Turalı
Kul Sefili, Komünist Ozan, Dursunoğlu Ali
Çorum Beylice, 2026