• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

KÖYDE Kİ GEZİDEN

 

 

Köye vardığımız da sonbahardı, ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamıştı. Köyün karşısında görünen orman yeşilliğini koruyordu. Hatta köye vardığımız gün sağanak ama sürekli yağan bir yağmur ile karşılandık. Yani sonbahar yağmurları bizi karşılamıştı. Toprak buram buram kokuyordu. Ağaç dalları yağmurun hışmı ile sağa sola yatarak sallanıyordu.

Sıcak bir iklimden sonbahar iklimini iyiden iyiye hissettiren hava koşullarının yaşandığı köyümüze serinlemeye, serin havayı yani sonbaharın gerçekliğini yaşamaya geldik. Zamanımız çoktu, çalışma yaşamıma son vermiştim. Benim zamanım vardı ama oğlum ayın 21 de okulunda olacaktı. Onun bir hafta kadar bir zamanı vardı. Bu bir haftayı verimli geçirmekte istiyoruz. Köyümüzün dağını taşını gezmek, görmek, öğrenmek istiyorduk. O nedenle, hava koşulları el verdiği sürece gezecektik. Oğlum görüp buraları öğrenmiş olacak bende yeniden, eskiden çokça gezdiğim o yerleri görmüş olacaktım. Bu anlamda da çok gezip görülecek yerler vardı.

Oğlum ile yedi sekiz yaşında iken kaleye çıkmıştık ama daha çok göreceği yerler vardı. Yağmur kesilip hava açtığında ilk önce delik kayaya gidecektik. Giderken de yol üstünde göreceğimiz yerleri de görüp oğluma mevki ve yer olarak öğretecektim. Köyümün dağına tepesine yabancı kalsın istemiyordum.

Odada ev ahalisi ile sohbette iken, oğlum Suphi dışardan koşarak geldi:

“ Babacığım, yağmur kesildi, hava açtı” dedi.

Müsaade isteyip Suphi ile dışarı çıktım. Gerçekten yağmur kesilmiş, güneş açmış, gökyüzünde renga renk gök kuşağı oluşmuştu. Çok da güzel görünüyordu. Suphi gök kuşağının resmini çekti ve

“ Baba, bu gök kuşağı şehirde bu kadar parlak ve canlı görünmüyor, neden?” diye sordu.

Bende cevaben ona,

“ oğlum şehir yerlerde hava kirliliğinden dolayı gökyüzünde ki cisimler köyde ki kadar net görünmezler. Özelliklede büyük şehirlerde” dedim. Ve peşinden:

“ Sanırım anlaşılmıştır oğlum!”

“ öyle açıklayıcı anlattın ki babacığım çok iyi anladım”

Suphi ile evden çıkıp harmanı geçtikten sonra köyün ana yoluna indik, bakımsız olmasına rağmen asfalt olduğundan çamur değildi. İşte bu çok iyi dedim. Bunu derken sesli düşündüğümden Suphi:

“ Bir şey mi dedin babacığım” diye sordu.

Bende:

“ Yok, oğlum sana bir şey demedim, sadece sesli düşündüm. Yollar çamur değil ya onu söylendim kendi kendime”

“ Evet, baba yollar çamur değil” dedi.

Yoldan yürüyerek delik kayaya giderken yağmurun verdiği serin hava ile her taraf sonbaharın kalıntıları çimenlerin güzel kokuları burnumuza kadar geliyordu. Belki de çimenlerin, dağda ki taşta ki yeşilin, çiçeğin ve tüm doğanın son güzel kokuları idi, çünkü havalar iyice soğuyup sonbahar kendini iyice hissettirmeye başladığında bu kokulardan eser kalmayacaktı. Kısacası sonbaharın ilk aylarında köy çok güzeldi, ne sıcaktı nede soğuk, tamda dağını taşını gezecek görecek zamandı. Hiçbir zaman köye gelmelerimizi eylül ayına denk getirememiştik. Çalışma koşullarım buna müsaade etmemişti. Çünkü patronun işine hangi ay gelirse o zaman yıllık izinin veriyordu. Bu tüm çalıştığım iş yerlerinde böyleydi. Böyle olunca da köye gelişlerimiz Temmuz veya Ağustos’a denk geliyordu. Bu aylarda çok sıcak olduğundan dağı taşı gezmemiz de kısıtlı oluyordu.

Yol boyu yürüyerek ve Suphi ile sohbet ederek, önce kör kuyuya kadar gittik. Kör kuyunun buz gibi suyundan içtikten sonra başına oturup biraz dinlendik. Dinlenirken de gözümüzün gördüğü yerleri oğluma tanıtmak için bildiğim kadarı ile anlatmaya çalıştım. Suphi de kafasına takılanları sohbet arasında bana soruyordu. Köyden uzak yerde şehirde doğup büyüyüp, eğitimini de orada görünce, kendi dağına taşına yabancı gibi oluyordu. Ondan dolayı, her fırsatta onu köye getirmeyi ihmal etmedim.

Biraz dinlendikten sonra yine sohbet ederek delik kayaya vardık. Fakat delik kayanın yolu tarlalardan geçtiğine biraz çamurdu. Tarlalar ham toprak olduğu için çabuk kurumuyor, çamuru birkaç gün sürüyordu. Tarlalardan kurtulduğumuzda bir nebzede olsa çamurdan kurtulmuştuk.  Ayaklarımızın çamurunu temizleyip kayalıklara doğru yürüdük. Delik kaya bir kaya parçası idi ve bir iki katlı mağaraydı, dıştan görünen iki adet yuvarlak ve büyükçe giriş deliği vardı. Etrafında ki kayalarda Kapadokya’da ki peri paçalarına benziyordu. Bu benzerlik Suphi’nin dikkatini çekmiş olmalı ki,

“ Baba bu kayalar peri paçası mı?” diye sordu.

Bende konuyu açması için:

“ Neden oğlum? Dedim

“ Babacığım, aynen Kapadokya’da ki peri paçalarına benziyor da!”

“ Evet, oğlum bu kayalarda yağmurda, yaşta ve rüzgârda aşınmaya el verişli bölge olduğundan kayalar şekilden şekle girmiş, benzerlik ondan.”

Yanımızda merdiven götürmediğimizden mağaranın içine çıkamadık. Fakat Suphi peri paçalarına benzeyen kayaları gözden geçirip inceledi ve

“ Bunlar çok müthiş kayalar, babacığım” dedi.

Hava tekrar bozmaya başlamıştı. Güneş bulutların arasında kaybolmuş, gökyüzü birden kararmıştı. Sanarsın yine bir sağanak başlayacaktı. Yağacak bir sağanağa yakalanmamak için acele ile yola inip köyün yolunu tuttuk. Köye geldiğimizde de akşam olmuştu. Oğlum ile harmandan eve girdik sanarsın gökyüzü patladı, öyle bir yağmur boşaldı ki sokaklardan sel suları gitmeye başladı. Bu kuvvetli yağmura yakalanmaktan çok az bir zamanla kurtulmuştuk.

Akşam olduğunda Suphi ile bir plan yaptık. Çorum tarihi yerleri ile çok ünlü idi ama Suphi buraları hiç görmemişti. Bense ilkokul sıralarında iken okul götürmüştü. O yıllardan sonra bende hiç gitmemiştim. Bu gezi benim içinde iyi olacaktı. Çocukken gezdiğim dolaştığım yerler anılarımda canlanacak, yeniden o günleri yaşayacaktım.

Köye gelirken Ankara’dan Zeynep’in yeğeninin arabasını almış onun ile gelmiştik: o nedenle bu tarihi yerleri gezmemizde kolay olacaktı. İlk gideceğimiz tarihi yer olarak Alacahöyük köyünü planladık, oraya Zeynep de bizim ile gelecekti.

Sabah kalktığımız da hava güneşli idi, yağmur yağmış çekip gitmişti. Tam anlamı ile bir gezecek ortam vardı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra arabayı çalıştırıp yola revan olduk. Köy yolundan Çorum asfaltına çıkıp Narlık köyünün altından Alacahöyük yoluna döndük, yolu fazla bilmediğimden yavaş gidiyordum. Alacahöyük’e vardığımız da gün ikindi olmuştu. Biletimizi alıp önce ören yerlerini en ince ayrıntısına kadar gezip dolaştık ve ardından müzeyi de orada ki eserlerin künyelerini okuyarak gezip çıktık. Müzenin önünde ki hediyelik eşya satan dükkândan birkaç tane hediyelik aldık.

Hediyelik eşya dükkânından çıktığımız da saat 16’ya geliyordu. Acıkmıştık ta. Arabayı çalıştırıp Alaca yönüne devam ettik. Zeynep ile Suphi’ye:

“ Alacaya gidelim mi? Buradan”

Dediğimde, onlar da bana.

“ Gidelim, karnımızda acıktı” dediler.

Alacahöyük çıkışında yanlış yola girince yolu biraz uzatsak da nihayetinde Alaca’ya vardık. Vardık varmasına ama yemek yemek için arabayı park edecek bir yer bulamadık. Mecburen uzakta olsa bir mahalle arasında bir park yeri bulup arabayı park ettik ve yürüyerek bir lokantaya geldik. Saat geç vakit olduğundan fazla müşteride yoktu. Fazla zaman geçmeden yiyeceklerimiz geldi. Yemeklerimizi yiyip hesabı ödeyip lokantadan çıkıp arabanın yanına yürüdük.

Arabaya binip Alaca’nın Sungurlu çıkışından devam edip yola revan olduk. Fakat sohbet ederek gittiğimizden yavaş gidiyordum. Geçtiğimiz yerlerin oğlum yabancısı olduğundan dağını ve ovasını, yerleşim yerlerini anlatarak geçiyorduk yollardan. Oğlum buraları tanımaktan mutlu oluyordu. Bir ara;

“ Babacığım, Hattuşa yani Boğazkale’yi göremeyeceğiz mi?” diye sordu.

Bende ona:

“ Oğlum, Boğazkale bu yol üzerinde değil, olsa bile bu saatten sonra yetişemeyiz, oraya yarın özel olarak gideriz” dedim.

Suphi de:

“Olur, babacığım, yarın gideriz” dedi.

Suphi sözlerini bitirdikten sonra Zeynep söze girdi;

“Ben yarın Boğazkale’ye gelemem” dedi.

Suphi:

“ Neden anneciğim?” diye sordu.

Bende sordum;

“ Niçin gelmiyorsun aşkım?” dedim.

Zeynep ikimizin sorusuna bir cevap verdi.

“ Ben, yarın annemlerin evi temizleyeceğim” dedi.

Ve devam etti:

“ Siz baba oğul gidin gezin, baban oraları iyi bilir. Sende gezer, görür öğrenirsin” dedi.

Yolumuza sohbet ederek devam ettiğimizden köye geldiğimizin farkına harmanlara girdiğimizde vardık. Ne kadar yavaş gelsem de sohbetin koyuluğundan yolları nasıl geçtik, ne çabuk tükettik, ancak farkına vardık. Sabah çalıştırmak üzere arabayı stop ettik.

Köyde hava serin olunca uykuda güzel oluyor. Bizde uzun gezmelerin sonunda yorgunluğun verdiği hazla deliksiz bir uyku çektik. Zeynep’in:

“ Haydi, kalkın saat on iki!”

Söylemi ile gözlerimizi açtığımızda gerçekten de gün öğlen olmuştu. Yatağımızdan kalkıp giyindikten sonra hazırlanmış kahvaltı masasına oturduk.

Kahvaltımızı yapıp kalkana kadar saat on üç otuza gelmişti. Kahvaltımız bittikten sonra Suphi ile Boğazkale’ye gitmek üzere arabanın yanına indik, arabayı çalıştırıp düştük yola, köy yolunu çevreyi seyrederek geçtik Sungurlu yoluna çıktık. On on beş kilometre sonra Alaca yoluna döndük, bu yönde de on on beş kilometre ilerledikten sonra Boğazkale yoluna girdik.

Boğazkale yolunda beş on dakika gittikten sonra gezip göreceğimiz ören yerlerine gelmiştik. Gişeden biletimizi alıp arabamız ile ören yerlerini görmek için bazı dik bazen de düz yollarda ilerlerken görmek istediğimiz yerleri arabadan inip inceleme yapıyorduk. Burası Hititlere başkentlik yapmış Hattuşa idi ve görülecek çok yerleri vardı. En çok ilgimizi çeken yazılı kayalar olmuştu.

Ören yerlerini gezmek üç saati geçkin bir zamanımızı aldı. Çünkü buranın alanı çok büyüktü. Ören yerini gezip çıktıktan sonra sırada müze vardı. Buradaki müze Alacahöyük’te olduğu gibi ören yeri içinde değil şehir merkezinde idi. Arabamız ile müzenin olduğu yere inip arabayı güvenli bir yere park edip gişeden tekrar bilet alıp müzeye girdik. Burada ki müzede Alacahöyük müzesinden çok büyüktü ve da çok kıymetli tarihi eserler vardı. Müzeyi gezmemiz ve tarihi eserleri incelememizde iki satımızı aldı. Her bir tarihi eseri yakından görerek inceledik.

İki saat sonunda müzeden çıkıp arabamıza binip şehrin çarşısını görmek için merkeze doğru ilerledik. Ama gezilecek görülecek bir çarşı yoktu. Yani 1972 de ilkokul da iken geldiğimde ki belde Boğaz kale 1989 da ilçe olmuş ve bu kadar önemli bir tarihi yer olmasına rağmen hiçbir gelişme, değişme olmamıştı. Çok eski bir tarihi vardı ama tanıtımı yapılmadığından istediği kadar turist çekemiyordu. Turizm bakanlığı buranın gelirlerini alıyor fakat yatırım yapmadığından istenen ilgiyi görmüyordu.

Sat on yedi sularına doğru Boğazkale’den ayrıldık. Sungurlu’ya inip ihtiyaçlarımızı da alıp on dokuz sularında köye geldik. Arabayı evin önünde ki harmana park edip poşetlerimizi de alıp eve çıktık. Suphi çok yorulduğundan kendini çekyata atıp uzandı. Dışarda yemek yemediğimizden karnımızda acıkmıştı. Ev ahalisi kahvaltısın çoktan yapmış sadece Suphi ile ben kalmıştım.

Zeynep kahvaltıyı hazırlamıştı. Suphi ile masaya oturduk kahvaltımızı yapmaya, çaylarımızı yudumlarken Suphi her zaman olduğu gibi hep konuşuyordu. Bir ara;

“ baba bu günde şarlafıkta ki şelalenin olduğu yere gidelim mi?” dedi.

Bende:

“ Oğlum şelaleden artık su akmıyor” dedim.

Suphi:

“ Olsun babacığım bizde yerini görürüz. Orada ki bağımızı da tanımış görmüş olurum” dedi.

Bende cevaben;

“ Tamam, oğlum, gideriz, kahvaltımızı yapalım” dedim.

Oğlu ile son olarak Şarlafık bağlarını ve orada ki suyu kesilmiş olan şelaleyi görecektik. Çünkü Suphi’nin Ankara da okulu başlayacaktı. Sabah Ankara’ya dönmemiz gerekiyordu. Görülecek, gezilecek yerleri bu gün gezip görecektik. O nedenle kahvaltımızı bitirip saat 14.30 yaklaşırken evden çıkıp yürüyerek Şarlafığın yolunu tuttuk. Baba oğul yürüyerek köyün içinden geçerek Şarlafığın yoluna düşüp geçtiğimiz çevreleri anlatarak bağlara vardık. İlk bağa vardığımızda Suphi;

“ Babacığım bizim bağ neresi?” diye sordu.

Bende:

“ Oğlum işte şu görünen bağ” dedim.

Yürüdük kendi bağımızın içine girdik. Atasözünde olduğu gibi;

“ Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur.”

Gerçekten bağların hepsi bakımsızlıktan dağ olmuştu. Üzüm çubukları bakımsızlıktan bitiş noktasına gelmiş üzüm vermiyorlardı. Bir zamanlar en güzel üzümün yetiştiği bağları bu şekilde görünce çok üzüldüm. Buralar bağ olmaktan çıkmıştı.

Bağlardan çıkıp kuru çayı takip ederek şelalenin olduğu kayalığa kadar yürüdük. Kayalar heybeti ile duruyordu ama şelalesinin suyu kurumuştu. Çağlayarak akan, çocukluk yıllarımda altında serinlediğim şelale yoktu artık. Suphi şelale kayasının sağında ki mağara şeklinde ki yeri görünce sormadan duramadı ve bana dönüp;

“ Babacığım burası mağaramı*” diye sordu.

Bende:

“ Yok, oğlum, mağaraya benzese de mağara değil, geçmişten beri buraya kurt yuvası” derler.

“ Annemin anlattığı kurt yuvası buramı?

“ Evet, oğlum burası, o büyük devrimci İbrahim Kaypakkaya’nın gizlendiği yer.”

Karşılıklı konuşmalar İbrahim Kaypakkaya ’yı anlatmakla uzadıkça uzadı. Oradan ayrılıp şelaleden yukarı çıkıp kayalıklara kadar gittik. Kayalıklardan geri aşağı değil tuzlanın bele çıktık. Buralarda Suphi’nin görmediği bilmediği yerlerdi. Tuzlanın beli ve çevresini anlatarak çanakkayaya kadar geldik ve oradan patika yoldan köye indik. Köye geldiğimiz de akşamda olmuştu. Köyde ki son günümüz de böyle geçmişti.

Köyde ki on gün süren tatilimiz ağırlıklı oğlum ile gezerek geçti. Akşamdan valizlerimizi hazırlayıp sabaha hazırlandık. Akşam geç saatlere kadar oturup sohbet ettikten sonra uykuya daldık sabah öğleye doğru kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra tatilimizi bitirip Ankara’ya doğru yola çıktık.

 

Beylice Köyü

5 Eylül

 

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam130
Toplam Ziyaret51196
Üyelik Girişi
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar47.846448.0381
Euro55.976756.2010
Site Haritası
Hava Durumu
Saat